22 Kasım 2017
  • 1.769
  • 2.3635
  • 81.911
 

Fitne ve devletin içerisinde bir Alamut Kalesi

Şu anda ülkede tam bir karışıklık, fikir ihtilafı, ara bozma, dedikodu süreci işliyor.


Fitne kelimesine pek çok anlam yüklenmiş ancak Osmanlıca Türkçe sözlükte “Karışıklık, Ara bozmak, Küfr, Fikir ihtilâfı, Dedikodu” gibi anlamlar verilmiş. Şu anda ülkede tam bir karışıklık, fikir ihtilafı, ara bozma, dedikodu süreci işliyor. Toplum bilgi kirliliğine maruz. Medya senaryolar ve üretilmiş bilgiler-haberler üzerinden kamuoyu oluşturma, taraftar toplama derdinde. Maalesef bu kervana sükûneti, huzuru temin etmesi, toplumsal barışı koruması gereken bir kısım devlet adamları öncülük ediyor. “Müslüman” kimliği ile toplum karşısına çıkan bazı devlet adamları kurşun gibi sert ve mesnetsiz, delilsiz, zanlara dayalı sözlerle toplumu kutuplaştırıyor, ayrıştırıyor. Bizzat Erdoğan Türk ceza kanununda tanımlanmış 3 yıla kadar hapsi istenen “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçunu işliyor.[i]

“28 Şubat denilen süreçte tam da “Erdoğan"ın yaptığına benzer söylemler üretiliyor ve “irtica” üzerinden pek çok kimse-kesim ötekileştiriliyordu. Bu gün hükümet edenler tarafından üretilen ithamların benzeri o zaman aristokratik-bürokratik yapı tarafından dillendiriliyordu. 28 Şubat"ın hâkim-güçlü odakları bir başbakana benzer iddialarda bulunuyordu.  Erbakan"a ve onun şahsında müminlere “habis ur”, “yarasa” benzetmeleri yapılıyordu. Hatta Erzurum"da görev yapan bir komutan hızını alamayıp “..zevenk” bile diyebilmişti.

Aradan yıllar geçti ve Erbakan"ın evlatlıktan inkâr ettiği ve “Bizans"ın çocukları” dediği, ama temelde aynı ekolden gelen bir siyasal parti iktidar oldu. Erbakan"a o eziyetleri yapan bürokratik vesayet, bugün Erdoğan"ın Kasımpaşalı ağzıyla ve sokak lisaniyle her gün çattığı, medyası tarafından karalanan yürekli savcılar-yargıçlar tarafından yargılandı ve mahkûm oldular. Erdoğan"ın önünde Erbakan"a operasyon yapan odaklar kalmadı. Dün devleti “tağut” olarak kabul eden, devlet memuriyetini bile küfre hizmet kabul eden kesimler ustalık döneminde devlete egemen oldular. Devletin, koltukların, ihalelerin, makamların, kolaydan imkân ve güç sahibi olmanın hazzına vardılar. Devleti kutsamaya, ona manevi özellikler atfetmeye başladılar. Allah"ın şirk kabul etmeyeceği gibi devletin de ortak kabul etmeyeceği söylemlerini[2] geliştirdiler. Oysa hem İslami anlayışta hem de demokratik yaklaşımlarda devlet kutsal değildi; topluma hizmet için bir araçtı. “Çoğulculuk”, “katılımcılık”, “yönetişim” denilen demokratik kavramlar herkesin devlete müdahil ve ortak olmasını; aksine gücün hükümet dahi olsa bir kesimin kontrolüne geçmemesini öneriyordu. Ama dünün İslamcıları devlet nimetlerinin tiryakisi olmuşlardı. “İslamcı” bir başbakan bakanlara, valilere hep birinci tekil şahıs aidiyetiyle (BENİM) yaklaşan, devleti sahiplenen, kendi tekelinde gören bir psikoloji taşıyordu. Ve bu psikoloji İslami de olsa tavsiye, nasihat ve önerileri görmezden geliyor; demokratik, hukuki müdahaleleri “darbe”, “paralel yapı”, “şerik” şeklinde anlıyordu. Yargıçlar anayasal ve yasal görevlerini yapıyordu. Ama devleti kendi malı gibi görme ve kaptırmama; babasının bostanı gibi yararlanma ruh hali birilerini, her yapılanı “müdahale”, “alternatif” paranoyasına savuruyordu.Son dönemde yaşadığımız kriz ne hukuk, anayasa, yasalar, ne de İslami ölçüler üzerinden yürütülüyor. Algılar, zanlar, bağırma, itham ve iftiralar üzerinden yürütülüyor. Dünün İslamcılarının bir kesime saldırmaları ve “devleti savunmak” için geliştirdikleri söylemler-sloganlar  “devlet benim!” , “herkes benim kulum!”, “ben ne dersem o olur!” psikozuna, egoizmasına dayanıyor. Bir kesim bunu USTAca yutturduğunu ve bazılarını yalanların, iftiraların ve kurmaca senaryoların arkasına taktığını düşünebilir. Ama hakikatlerin er veya geç ortaya çıkma gibi bir huyu vardır.

28 Şubatta bir sosyal mühendislik uygulanmış, bütün Müslümanlar irtica paranoyası ile ayrıştırılmış, ötekileştirilmiş ve mağdur edilmişti. Bu günlerde de benzer bir çalışmaya maruz ülkemiz. Erdoğan diğer güçler bertaraf edildikten sonra kendini Hİ-MEN gibi hissetmeye ve her alanı, her kesimi düzenlemeye başladı. Yakınındaki adamlarından birinin “tabii ki cemaatleri de dizayn edeceğiz” lafı bu psikolojiyi ele veriyordu. Bu liderin demokratik ve İslami kriterlerden uzaklaşıp ego-santrik hareket etmeye başladığının emaresiydi. Nitekim kendini her şeyi yapmaya muktedir; toplumun efendisi, devletin tek patronu gören bu psikoloji Gezi parkında milleti tam ortadan böldü. Geldiğimiz noktada lider ve etrafındaki oligarşik kadro tarafından bu defa müminler bölünüyor.

Toplum hızla İran etkisine ve Şii yayılmacılığına açılıyor. Yurt dışından bursla ülkeye getirilen öğrencilerin %35"i İranlılardan oluşuyor. UA ilişkilerde mütekabiliyet olmasına rağmen ülkenin siyasetinde, bürokrasisinde, eğitiminde, ticaretinde ve stratejik kurumlarında yoğun şekilde İran etkisi görülüyor. Bizim bostan İran"a bütünüyle teşt hale gelirken, İran Türkiye"ye en küçük alan açmıyor. Tam da bu noktada Erdoğan"ın etrafını çevrelemiş İrani danışmanlar kadrosu marifetiyle iki şey yapılıyor:

1- Türkiye"deki İslami kesimler ve cemaatler arasında bir ayrışma-husumet oluşturuluyor. Eğitimli kadrolara sahip, ülkeye-insanlığa yeni açılımlar getirme, dünyadaki çatışmalara, tıkanmışlığa bir çözüm üretme potansiyelindeki; fedakârlığa, hasbiliğe, hoşgörüye dayalı bir hareket danışmanların etkisi, Erdoğan diliyle müminler arasında ayrıştırılıyor, ötekileştiriliyor, mücrimleştiriliyor. Bu ameliye 28 Şubatta Batı Çalışma grubu ve Genelkurmay"da bulunan bir merkez eliyle yapılmıştı. Şimdi MİT bünyesinde çalışan bir ekip aynı psikolojik harekâtı bu defa başka kesimlere ve Camia"ya karşı yapıyor.[3] Devşirilmiş medya, satın alınmış yazarlar, koro halinde çalışan bir medya oluşturuldu ve bu medya çok başarılı bir algı yönetimiyle olayları ters yüz etmeyi başarıyor. Mezkur odak ve onun hoparlörü olarak her yerde, sürekli bağıran Lider"in (bağırmak zorunda zira kendisi oğullar ve kutular üzerinden cephenin en önüne itina ile yerleştirilmiş; kaçarı yok!) stratejisi camiayı önce sarı öküz misali diğer cemaatlerden, tarikatlardan tecrit etmek, mücrimleştirmek sonra (gücü yeterse) imha etmek! Geldiğimiz noktada bütün veriler bu stratejiyi açık ediyor. Müminler arasına fitne salınarak bir kesim ötekileştiriliyor; Müslümanlar ithamkâr, iftiracı, ama mesnetsiz bir dille ayrıştırılıyor. İnsanlara “tarafını seç” deniyor. Dün ülkeyi sağ-sol diye bölen anlayış bugün müminleri bölüyor, kutuplaştırıyor. Bu durum İslam tarihindeki fitneler ve bölünmeler kadar tehlikeli. Ülke bizzat başbakanın germesi ve kışkırtmasıyla batağa sürükleniyor. Bu noktada camiaya ve diğer cemaatlere, müminlere önemli görevler düşmektedir:
  • Diğer cemaatler, kesimler estirilen suni-medyatik rüzgâra kapılıp savrulmak yerine makul, vakur ve dengeli davranmalılar. En azından taraf olmamalı, hakem olmalılar ve ortamı sükûnete davet etmeliler. Ancak tavır ve tutumlarında siyasi değil, İslami olmalılar. Kur"an-a ve sünnete dayalı, İslami ölçülerle hareket etmeliler. Ortalığa saçılan komplolarla, söylentilerle kolayca suçlama gafletine düşmemeliler. Zira fırtına geçer, ortalık durulup, hakikatler ortaya çıkar ve bu gün hamasete kapılıp, medyaya aldanıp, propagandaların peşinden koşanlar çok kötü açığa düşebilirler. İftiracı bir kesim tarafından kullanıldıklarını fark edebilirler.
  • Camianın tabanı ve sevenleri ise müminler arasında bir fitnenin, ayrıştırmanın farkında olarak, kahve ağzıyla-seviyesiz konuşanlara karşıüsluplarını ve seviyelerini korumalılar. Ancak ayrıştırma stratejinin, ötekileştirme oyununun tutmaması için partililerle veya bu senaryolara inananlarla ayrışmak yerine onlara yaklaşmalı, İslami-hukuki argümanlarla kendilerini anlatmalılar. Toplumun bütünlüğünü sağlamak gibi bir görevi olan bazı devlet adamlarının ayrıştırma, ötekileştirme tuzağına kapılmayıp argümanlarını daha gür ve daha güçlü ortaya koymalılar. Böylece hem hareketi korumuş hem de fitneyi engellemiş olacaklardır. Ayrıca müminlerin suizanna girerek vebal işlemelerine engel olacaklardır.(Hz. Peygamber bir sahabenin suizanna girmemesi için hanımının peçesini açıp “eşim” demesi buna çarpıcı bir örnektir)


2- Ülke Şii etkisine açılıyor, Sünni ekoller-cemaatler devlet imkânlarıyla arsa-arazi, oğullara-damatlara makam-koltuk teminiyle yanlışlara mukavemet edemez hale getirilip bağlanıyor.Öte yandan Camia sonrası onları da bitirmek için hazırlıklar, fişlemeler devam ediyor.[4] Bu gün pek çok tarikatın, Sünni İslami cemaatin bünyesinde dünkü Ergenekonculardan beter sızmalar vardır. Bilemiyoruz, belki de İrani ekip Ergenekon tecrübesini de yanına almıştır veya ülkede Sünni İslami kesimlere karşı ulusalcı-İrani ekip ittifakı vardır. Veriler böyle bir ittifakın varlığını gösteriyor. “Milli orduya kumpas” söylemi ve arkasından geliştirilen argümanlar, Ergenekon"u yok sayma ve bütün vebali Camiaya yıkma çabaları, bir yandaş yazarın KCK ve Ergenekon"u hükümetin yeni paydaşları ilan etmesi[5] bu noktada dikkate alınacak işaretler ve alametlerdir.)

Türkiye"de artan, giderek hayatın her alanına yayılan ve Sünni etkisini kıran İran etkisi ve Şii yayılmacılığı İslam coğrafyasında ve Ortadoğu"da uzunca bir süredir zaten işletiliyordu. Sünni İslam"ın itibarsızlaştırılması ve tasfiyesi söz konusuydu. Bir yandan Selefiler “Sünni” gösterilerek, dünyaya El Kaide El Nusra gibi hareketlerin vahşetleri pazarlanarak Sünni İslam “kan döken” “terörist” olarak sunulup Şii İslam"ın daha makul, uzlaşılabilir olduğu mesajı veriliyor. Öte yandan ise batı müdahaleleri sonrası İran"a nüfuz alanları açılıyor ve Ortadoğu adeta altın tepside İran"a teslim ediliyor. Dün Irak istikrarsızlaştırılıp, parçalanıp, mezhep çatışması için malzeme yapılıp İran"a teslim edildi. Bugün aynı oyun ve senaryo Suriye için de oynanıyor. Akan Müslüman kanı üzerinden İslam dünyası bir defa daha kutuplaştırılıyor; ama sonuçta Esed ayakta tutuluyor ve ülke yine İran"a teslime hazırlanıyor. Batı işgalleri Ortadoğu"yu de-fakto olarak İran-Pers etkisine açmıştı; İran fiili nüfuz alanları oluşturmuştu. Gelinen noktada ambargonun kaldırılmasıyla sıra bu durumun resmileştirilip İran"ın bölgesel aktör olarak tanınmasına geldi. İran bölgede batı eli ile yıldızlaştırılırken, Türkiye dar oligarşik grubun da hizmetleriyle(!) Yalnızlaştırılıyor, bir uçuruma doğru itiliyor. [6] Sisi devrimi sonrası eski Fatımi coğrafyası Mısır da İran etkisine açılmıştır. İran bu gün Afganistan"dan Lübnan"a kadar olan eksende ciddi bir Şii hilali oluşturmuştur. Bu hilal, Arap dünyası ile Türk dünyasını ortadan bölmektedir.

Ortadoğu"ya paralel şekilde Türkiye dahi hızla İran etkisine açılıyor. 1979"dan bu taraf zaten hayatın her alanında etkili olan İrani ekip şu anda, özellikle de ustalık dönemimde AK Parti"nin ve hükümetin her yerinde. Danışmanlar heyeti Bakanlar kurulunu by-pas edip paralel bir bakanlar kurulu, paralel devlet gibi çalışıyor. Bunun karşısında direnç göstermesinden korkulan Camia ise türlü bahanelerle kıyımdan geçiriliyor. Devletin bütün kurumları İrani danışmanlar grubuna teslim ediliyor. Erdoğan"ın kasaları ve oğulları korumaya mecbur edilmesi stratejisi ile devlet danışmanların kontrolüne geçiyor.

Suriye"de ne kadar Erdoğan"ın bilgisi dahlinde olduğunu bilmediğimiz iç içe oyunla oynanıyor. Ele geçirilmiş İran"ın Fidanlığı bir kurum ve onunla birlikte iş tutan STK görünümündeki yapı hem Suriye"ye, hem topluma, hem de Türkiye"ye üst üste operasyonlar çekiyorlar. Bu yapı bir yandan PYD"ye silah yardımı yapıp, orada de-fakto PYD yapısının kurulmasına zemin ve imkân hazırlarken (artık o süreç bitti sayılır); öte yandan kontrolü kimin elinde olduğu karışık El Kaide, El Nusra gibi örgütlere silah yardımı ve lojistik destek veriyor. Böylece Türkiye"nin dibinde ve sınıra sıfır bir terör devleti oluşturuyor. BOP planının bir parçasının daha gerçekleşmesini bizzat temin ediyor. Cihadist grupları destekliyor ve bunların ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) ile savaşmalarını sonucu Eset rejiminin ayakta kalmasını ve Suriye"de İran etkisinin güçlenmesini, Türkiye"nin silinmesini sağlıyor. Ayrıca El Nusra gibi örgütlerin adam kesme görüntüleri dünyaya verilerek Sünni İslam batı nezdinde yıpratılıyor; dünyaya: “Şii İslam"la iş tutun” mesajı veriliyor. Bir Kurum ve onunla hareket eden yardım kuruluşunun Türkiye"ye en büyük kazığı ise devlet üzerinden terör gruplarına verilen yardımların UA kesimce tespitini sağlamaları ve Türkiye"yi UA alanda ve UA hukukta zora sokmalarıdır. Dar oligarşik İrani ekip oyun içre oyunlarla Sünni cemaatleri, Türkiye"yi ve Suriye"nin mazlum halkını tuzağa düşürüyor.

Gelinen noktada Lider ve etrafındaki dar İrani odak Türkiye"nin geleceği, en önemli kazanımı ve markası haline gelen Türk okullarını da hedeflemiş görünüyor. Bir başbakanın elinde delil, belge, veri olmadan ceffel kalem mikrofonlardan sürekli bir kesimi karalaması, dahası millet-devlet adına yurt dışında herkesin tebrik ettiği işler yapanları diplomatik temsilcilere “örgüt” olarak takdim etmesi vahamettir. Onlara: “bunların şerlerini anlatın” diye talimatlar vermesi ancak bir muz cumhuriyetinde olabilir. Bu sözleri ancak ya melekelerini kullanma konusunda acze düşmüş birisi veya nefreti-kini aklının, vicdanının önüne geçmiş kişi diyebilir.

Haşhaşi benzetmesi ise mevcut tabloya hiç uymuyor; bugünkü konsepte oturmuyor; hatta Haşhaşilerle şu an itham ve imha edilmek istenenler tam karşıt cephelerdeler.Birilerine Haşhaşin denecekse bir toplumun ve ülkenin sinirlerine İran hesabına sızmış, bir lideri kuşatmış ve onu İran"dan akan sıcak paralar mukabili Sünni kesim(ler)e karşı koçbaşı haline getirmiş, ülkeyi kirlenmeye, kutuplaşmaya, maceraya ve uçuruma sürükleyenlere denebilir. Zira Haşhaşiler o dönem itibariyle Sünni dünyaya karşı suikastlarda bulunan Şii Fatımi devleti adına çalışan ve İranlı Hasan Sabbah"ın Alamut kalesinde yetişen ve toplum içine salınan teröristlerdi.

Bu gün Sünni kesime karşı planların yapıldığı, stratejilerin geliştirildiği, ülkenin delik deşik edildiği bir ALAMUT KALESİ var. Üstelik bu kale bu defa devletin içine konuşlandırılmış durumda ve hükümet edenlerce pek muteber. Haşhaşinler ve Alamut kalesi şu anda mevcut ve oldukça güçlü.  Rüşvetle-parayla, mut"a ile zihni uyuşturulmuş fedailer-suikast timleri milli menfaatlere ve milli duruşa karşı gayet etkili şekilde kullanılıyor. Ama kavramları, konsepti lider çok P(t)ers konumlardırmış!..

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Bundesliga'nın en iyi 5 golü!



Sitemizdeki yazı, resim ve haberleri her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.
Görsel Tasarım : INVIVA