22 Ocak 2018
  • 1.769
  • 2.3635
  • 81.911
 

Petra; Sahra’nın kızıl gülü

Petra Antik Kenti ya da ‘Kızıl Gül Şehri’ dünyanın yeni yedi harikasından biri olarak gösteriliyor.
Milattan önceye tarihlenen müreffeh günlerin ardından unutulan ve sonra yeniden keşfedilen kenti ‘uzun kulaklı’ bir dostla dolaştık…


Şehirlerin gözden düşmesi anlaşılır şeydir de, tarih sahnesinden silinmesi bir parça hayrete düşürür, ürpertir. Silinip gidiveren, üç beş evlik köy değildir ki, devasa tapınakları, su kanalları, amfi tiyatroları ve manastırlarıyla koca bir şehirdir. Böylesi ‘kayıp’lardan söz edilirken milattan önceye ait tarihler vardır ortada ve de algılanması bile zaman gerektiren olaylar; kim nereden gelmiş, nereye gitmiş, sonra başlarına ne gelmiş? Şehrin bırakın kuruluşunu, en mamur dönemi için bile iki bin üç yüz yıl geriye gitmek gerek. Ne kadim bir masal!   

Petra, bir ‘antik kent’ olarak tanımlanmadan çok zaman önce çağdaşlarından daha müreffeh de olsa bir şehirdi neticede. Unutulup gideceği hiçbir zaman akla gelmemiş, zengin ve hareketli bir şehir… Kurulduğu yer itibariyle epey talihli; Eski Yunan ve Roma İmparatorluğu’nu Hindistan ve Çin’e bağlayan ticaret yolu ile Kızıldeniz ve Suriye’yi birbirine bağlayan bir diğer ticaret yolunun hemen kıyısında. Savunması kolay; çünkü şehir muazzam kayalara oyulmuş. Su kanalları, sadece su sorununun yaşanmadığına değil, antik çağ için beklenmedik bir mühendislik bilgisine de işaret ediyor. Tarım ve hayvancılık derseniz, şehrin bereketli Nil vadisine yakın olduğunu hatırlatırız. Peki, bütün bunlar, Petra halkının bir zamanlar ne kadar da refah içinde yaşadığından başka ne anlatır? Öncelikle, şehrin epey bir süre neden tarih sahnesinden silinmediğini açıklar. Sonra bir çöküş ve uzunca bir unutuluş döneminin ardından Petra’nın göz kamaştırıcı bir antik kent ve dünyanın her yanından insanları kendine çeken hayranlık uyandırıcı bir turistik mekân olarak gündemimize yeniden oturmasını izah eder. Ve başka bir zaviyeden, sevgili dünyamızın kocamışlığını ve ne kadar da fâni olduğumuzu derinden hissettirir. Bugün, ne için yapıldığı bile tam olarak bilinemeyen devasa yapıların önünde fotoğraf çektiren şu pembe şapkalı kadın, binlerce yıl önce buradan geçen hemcinsinin giyimine kuşamına, yaşantısına dair bir şeyleri hayal etmekte bile zorlanıyor işte! Yaşanmışlığa dair bütün izler çöl kumlarıyla uçuşup gitmiş olmalı. Burası 21. yüzyıl insanının turistik faaliyetleri için oluşturulmuş bir platodur artık!

Antik kentlerde işimiz ne?

Türkiye’den Ürdün’e, yalnızca Petra’yı görmek üzere yola çıkanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez herhalde. Ürdün’e bir iş ziyareti için; ama en çok da Arapça eğitimi için gidilir ve tabii Amman’a kadar yol düşürmüşken Petra da muhakkak gezilir. Ama niye?  Binlerce yıl önce terk edilmiş, unutulmuş sonra yeniden keşfedilmiş bir antik şehirde biz ne ararız? Kimi ‘gördüm’ demenin huzurunu arar. Seyahatle az çok ilgili herkes buradan söz ediyorken ve Petra başkent Amman’dan bile daha meşhurken. Herkesin bir bildiği olmalı ama değil mi? Özellikle de burayı ‘Dünyanın yeni yedi harikasından biri’ olarak ilan eden resmî makamların. Üstelik zihnimizdeki şöhretli Petra imajını destekleyen bir dolu fotoğraf görmüşüz öncesinde; kırmızı kayalar, derin ve dik vadiler, devasa anıtlar. Ekseri yola böyle çıkılır işte; merak ve serüven duygusuyla… Antik çağ kentlerine dair doktora tezi hazırlayan biri yoksa aranızda, turist rehberlerinden, daha önce gidenlerden ve internet sitelerinden derlenmiş kırık dökük bilgiler vardır ancak elinizde. Neyse ki Petra, görüp görebileceğiniz en görkemli kentlerden biri olarak macera arzunuza cevap verir, hatta oryantalistliğin tehlikeli sularında gezdirir ve siz turistliğin dibine vurmuşken, cehaletinizi tamamıyla unutturuverir. Öyle ki bu antik şehir, deve, at, eşek veya faytonla gezilen genişçe bir film setine dönüşür. İşte o bineklerden birinin üzerinde ahenkle salınırken, şehrin kurucusu Nebatiler üzerine düşünmek yerine, ‘yeni’ sakinleri izlemeyi tercih edersiniz; ‘büyüleyici’ bir mabet görebilmek için kızgın güneş altında saatlerce yürüyen ya da faytonlarla sağa sola taşınan Avrupalı, Ortadoğulu, Uzakdoğulu, Amerikalı yüzlerce turist…  Bineğinizin, karşıdan dörtnala koşan atlardan ürküp şaha kalkmayacağından emin olsanız, Petra’ya yerleşerek göçebeliğe son veren Nebatilerin milattan sonra 106 yılında Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altına girdiğini hatırlayacaksınız ama... Başınızdaki geniş kenarlı şapka bile sizi güneşten koruyamazken ve şişedeki buz gibi suyunuz çay demlemek için ideal sıcaklığa ulaşmışken bu zor, hem de çok zor. Yanınızda bir rehber de yok ki, yol kıyısındaki o sütunları Romalılar mı yoksa Bizanslılar mı dikti anlatsın. Sahi, elindeki flamayı yahut şemsiyeyi yukarı kaldırarak kafilesini bir arada tutmaya çalışan turist rehberleri nerede? Anlaştığınız ücreti ödemeniz ümidiyle at üstünde ya da tabana kuvvet ilerleyen binek sahibi, halden anlar tavrıyla, ‘la tahafi/korkma’ diyor ara sıra. Oysa hazır beraber yol alıyorken, parmağıyla karşıdaki yamacı işaret etse de sekiz bin kişilik amfi tiyatronun işte tam da orada olduğunu söylese! Ya da bunca görkemli bir maziye sahip Petra’nın nasıl kaybolup nasıl bulunduğundan söz etse! Ulaşılamaz bir bilgi değil elbet bu; ama maksadınız başka! Kulağınıza oralı bir sesin değmesini istiyorsunuz, gittiğiniz yerle hemhal olma ihtiyacı… Adımlarınız orada gezindi, gölgeniz kızıl kayaları yalayıp geçti işte! Ve bu arada uzun kulaklı dostunuzdan sizi taşıma zahmetinde bulunduğu için helallik bile dilediniz. Sahibi işitip de deliliğinize hükmetmesin diye, çabucak ve gizlice elbet. Aslında niye tuhaf olsun ki! Toprağın, ağacın, taşın, kayanın bile üzerimizde hakkı bulunduğuna iman etmişken... Petra, Hazreti Musa’nın vadisi anlamına gelen Wadi Musa’nın başında yer alıyor hem. Ve Musa Peygamber’in asasını vurup da su fışkırttığı kutsal yerin burada olduğuna inanılıyor…   


 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Bundesliga'nın en iyi 5 golü!



Sitemizdeki yazı, resim ve haberleri her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.
Görsel Tasarım : INVIVA